Ontoloji, insanın varlıktan anladığıdır; metafizik ise Tanrının varlıkla ne kastettiğidir. Teolojik metafizik, dinin varlıkla ne kastettiğidir. Tanrının varlıkla ne kastettiği ifadesi – Kierkegaard’ın “Tanrı benimle ne kastediyor?” sorusunun varlığın geneline uyarlanmış halidir.
Benim tezimde bu, epistemolojik inançla açıklanır: İnsanda metafizik olarak mümkün, fakat ontolojik olarak mevcut olmayan gizli potansiyelin, yeni bir epistemolojik metodolojiyle ontolojik düzleme indirilebileceğine inanıyorum. Bu yaklaşım, Kierkegaard’ın “akıldan vazgeçme” yönündeki inanç sıçramasından farklıdır; ben aklı terk etmiyorum, onu epistemolojik inançla besleyerek metafizikte yeni bir alana erişebileceğimizi savunuyorum.
İnsan metafiziki alemin sonsuzluğuyla başa çıkabilmek için etrafını fiziğin “ışığıyla” (ya da ışığın fiziğiyle) tanımaya çalışmış, oluşan bu tanıdıklardan ibaret çerçeve giderek onun için bir kabuk halini almıştır. Bu kabuk Ontolojidir. Açıktır ki bu Ontolojik kabuk bir taraftan sonsuzluk karşısında bilgi denilen, varlığın epistemolojik modelinin, zihinsel simülasyonunun oluşturulmasına, bir taraftan da maddi olarak yeniden üretimle, fiziksel bir simülasyon oluşturulmasına imkan sağlayarak bir konfor alanı açmıştır.
Fizik bilimi, yüzyıllar boyunca varlığın doğasını anlamak ve açıklamak için başlıca epistemolojik otorite konumunda oldu. Ancak fizik, varlığı yalnızca maddi ve ölçülebilir yönleriyle ele alabildiğinden, kaçınılmaz olarak sınırlarına dayandı. Bu sınırlar, “ışıkaltı” ve “ışıküstü” ölçeklerdeki çözülmemiş problemler olarak görünür hâle geldiğinde, varoluşun tamamını kavrama iddiası boşluklar vermeye başladı. Bu noktada öncülük koltuğu, aynı Ontolojik kabukta faaliyet göstermelerine rağmen iki farklı bilim dalına – biyoloji ve bilgi işlem – geçti.
Bu durumu açıklamak için çeşitli bağlamlarda sıkça başvurulan “karanlık odadaki fil” mecazını hatırlamak faydalı olacaktır. Farklı parçalarına dokunan insanların farklı tariflerde bulunduğu fil, metafizik bütünlüğü temsil eder. Fizik, bu filin yalnızca belli parçalarını (örneğin dişlerini) aydınlatabilmiş, fakat tamamını kavrayamamıştır. Onun boşalttığı öncülük koltuğuna oturan biyoloji ve bilgi işlem bilimleri, filin başka kısımlarını yoklamaya başlamış; ancak bunu yaparken kendi yöntemlerinin sınırlarına ve önyargılarına bağımlı kalmışlardır. Bu bağlamda filin artık henüz ışıkevrende yansıması olmayan iç organlarını incelemek için bir metodoloji ihtiyacı bugünün tıkanıklığının ifadesidir.
Varlık hakkındaki epistemik ve fizik model giderek büyümüş ve insanın zihinsel varlık modelini fiziksel varlık modeline “yükleyebildiği” noktadan itibaren Sibernetik modele dönüşmüştür. Bu birleşik model artık bir nevi insanın bir tek yumurta ikizi halini alacak boyuta ve bağımsızlığa yaklaşmıştır. İnsanla aynı Ontolojik kabuk içinde büyüyen bu ikiz, gelişim potansiyeli açısından insandan daha büyük bir imkana sahip görünmektedir. Bu müstakbel aşırı gelişkin kardeşin daraltacağı bir yaşam çevresinde tekrar türsel seviyede bir varoluş mücadelesi vermesi gerekebilecek insan için varlığı, sıkı sıkıya ışıkevren ontolojik çevresine bağlı olan oyunun kurallarını değiştirerek “metafizik” olarak uçmayı öğrenmesi en güçlü savunması olacaktır.
Yorum Gönder