Bir an için kendinizi şöyle bir sahneye koyun: Kapalı bir odadasınız. Elinize Çince semboller yazılı kâğıtlar gelıyor. Yanınızda bir kural kitabı var; hangi sembole karşılık hangi sembolü yazmanız gerektiğini adım adım açıklıyor. Kuralları harfiyen uyguluyorsunuz, karşı tarafa semboller gönderiyorsunuz. Odanın dışındakiler mükemmel Çince konuştuğunuzu düşünüyor. Siz ise tek bir Çince kelime bile bilmiyorsunuz.
İşte bu, John Searle'ün ünlü Çince Odası deneyidir. Ve bence modern çağın en çarpıcı felsefi tokadıdır — çünkü o odadaki kişi, bugün trilyonlarca işlem yapan yapay zekânın tam da kendisidir.
Tanımak mı, İşlemek mi?
Şimdi somut bir örneğe geçelim. TÜİK'in geliştirdiği bir yapay zekâ uygulaması düşünün. Bu sistem Mernis veritabanına bağlı; Türkiye'deki her vatandaşın adını, soyadını, doğum tarihini, adresini, cinsiyetini biliyor. Bir sorgu yazıyorsunuz, sistem anında yanıtlıyor. Peki bu yapay zekâ, veritabanındaki o insanı tanıyor mu?
Sizi tanımak ne demektir? Herhangi bir Türk'e sorun, size şunu söyler: Biriyle yemek yiyin, ticaret yapın, seyahat edin. Yemek masasında paylaşıma ne kadar açık olduğunu görün; ticarette sizi mi kolladığını, yoksa sadece kendisini mi düşündüğünü gözlemleyin; yolculukta yabancı bir ortamda nasıl davrandığını fark edin. İşte ancak o zaman o kişiyi tanıdığınızı söyleyebilirsiniz.
TÜİK YZ'si bunların hiçbirini yapmıyor, yapamıyor. Verilerini işliyor. Semboller üretiyor. Ama o sembollerin arkasındaki insanı tanımıyor. Çünkü tanımak, işlemekten bambaşka bir şeydir.
Dört Kadran ve Bir Yanılsama
Bilgiyle ilişkimizi dört kadrana ayırıyorum. Birincisi, bildiğimi bildiğim alan: farkında olduğum, gündelik hayatımı ve işimi yürüttüğüm bilgiler. İkincisi, bilmediğimi bildiğim alan: eksikliğini hissettiğim, "bunu bilmiyorum" diyebildiğim şeyler. İşte yapay zekâ tam burada, bu ikinci kadranda bir nebze işe yarıyor — eksikliğini bildiğiniz soruları ona sorabilirsiniz, kütüphane gibi kullanabilirsiniz. Ama bu alan da son derece sınırlı; hızla üçüncü kadrana, bilmediğimi bilmediğim alana dayanıyorsunuz. Orada yapay zekânın da pusulası şaşıyor, çünkü soru bile soramamaktasınız — var olduğundan haberdar olmadığınız şeyleri ararsınız nasıl?
Ama asıl mesele dördüncü kadranda saklı: bildiğimi bilmediğim alan. Sahip olduğunuz ama farkında olmadığınız örtük bilgi. Bir usta marangoz tahtaya dokunduğunda o tahtanın ne zaman kırılacağını "hisseder" — bunu size formülle anlatamaz, ama bilir. Tecrübeli bir anne çocuğunun ağlamasından neye ihtiyaç duyduğunu anlar, kelimeye dökmeden. Uzun yıllar bir işte çalışmış biri, verilere bakmadan "bir şeyler ters" der ve haklı çıkar. Bunlar hesaplanmış çıkarımlar değil; bedenin, deneyimin, zamanın içinde olgunlaşmış derin bir bilme biçimidir.
İşte insan, yapay zekâ karşısında tam da bu dördüncü kadranda güçlenebilir. Ve benim asıl savım şu: bildiğimi bildiğim alanın sınırlarını, bu dördüncü kadrana — bildiğimi bilmediğime — doğru genişletmeliyiz. Örtük olanı bilince çıkarmak, sezgiyi tanımak, içsel bilişi bir bilgi kanalı olarak ciddiye almak.
Kristalize Akıl ve Onun Sınırları
Yapay zekâ, "Evreni Bil" yolunun en saf meyvesidir. Varlığı ölçmeyi, saymayı, sınıflandırmayı, optimize etmeyi dini haline getirmiş bir aklın kristalize halidir. 0 ve 1'lerle düşünür — ya da daha doğrusu, bilişler. Makine bilişler, insan düşünür; bu farkı dilde bile korumamız gerekiyor.
Bu yüzden TÜİK YZ size Türkiye nüfusunu adım adım sorgulayabilir, il il sıralayabilir, yaşa göre filtreleyebilir. Ama size "o kişi güvenilir biri mi?" diye sorarsanız, sistemi çöker — çünkü güven, yemek masasında, ticaret müzakeresinde, bir yolculuğun yorgunluğunda anlam kazanır. Bunlar sembole indirgenemeyen deneyimlerdir.
Searle'ün odasındaki adam nasıl ki Çince bilmeden Çince konuşuyormuş izlenimi verdiyse, yapay zekâ da tanımadan tanıyormuş izlenimi veriyor. İkisi de sembolleri işliyor. İkisi de anlamıyor.
"Kendini Bil" Yolu
Peki bu farkın önemi ne? Şunu söylüyorum: Eğer insanlık "Evreni Bil" yolunda yürümeye devam ederse, kendi ürettiği aracın gölgesinde kalacak. Çünkü o yolda makine her zaman insandan daha hızlı, daha tutarlı, daha yorulmaz olacak.
Ama "Kendini Bil" yolunda bambaşka bir tablo var. Kendi içindeki derin potansiyeli araştıran, örtük bilgisini yüzeye çıkaran, sezgisini tanıyan insan — henüz simüle edilemeyen bir varlıktır. Altıncı hissin mekanizmasını bilmiyoruz; tam da bu yüzden onu yapay zekâya öğretemiyoruz.
Makine işler. Ama tanımak, başka bir şeydir. Ve o "başka şey", hâlâ bizde.
Yorum Gönder