Düşülke


     Malumunuzdur Thomas More'un 1516'da yazdığı Utopia isimli kitabıyla birlikte sadece bir eser olarak değil bir tür olarak Ütopya da doğmuştur aslında.

    Felsefeciler arasında yaygın bir kabüldür ütopyaların genellikle toplumsal huzursuzlukların, umutsuzlukların yüksek olduğu dönemlerde rağbet göüyor olması. Bunu Platon'da görürüz mesela: Sokrates'in ölüme mahkum edildiği bir siyasi yapıyı kabullenemeyen daha da ötesinde kendi siyasi danışmanlık tecrübesinden de beklediği randımanı alamayan Platon siyasi ideallerini Devlet isimli eserinde ütopyalaştırır.

    Girizgah için hasıla olarak diyebilirim ki ülkesinin, yaşadığı dünyasının hallerinden yorulunca, umudu kesince umudu düşler alemine ve Düşülke'ye bağlamak gayet insani bir hal yani.

    Ancak mazur görülmeyeceğini bildiğim bir yönü de var ki konunun onu da ayrıca bir ele almak gerekecek: Her ne kadar zülfiyare mecburen dokunacaksam da amacım gerçekten gündelik siyasete bulanmak değildir. Sizce umudu kestiğim bir ülkenin siyasi aktörlerini ümitvar görüp onlardan yana veya onlara karşı olmayı kastederek klavyemi döver miyim? Elbette hayır. Dolayısıyla burada yapmak üzere olduğum şey:

1. İçimden püsküren ve eğitimini aldığım mesleğin bir refleksi olarak sıkça yaptığım üzere kuramsal düşünmektir. Yani konumuz bağlamında ifade etmek gerekirse Siyaset Felsefesidir. Her ne kadar kuramsal alanda kelimeler serdedecek olsam da pratik alandan örneklemeler yapmak gerektiğinde ne yapalım, en çok bildiğim ülkeden örnekler vereceğim tabii. 

2. 15 Temmuz gecesi her ne için sokağa çıktıysam aynı sebeple kendimi mücbir görmekte olduğumdur. Bu o kadar kaçınılmaz bir haldir ki artık benim için eğer 50 Bin TL'm, 100 Bin imza toplayacak kadar çevrem ve ya imza verecek "kitlem" olsaydı 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Cumhurbaşkanı adayı olmak gibi düşüncelere dahi dalmıştım. Ki bilen bilir benim kuramcılığım her ne kadar hayatın her alanı hakkında olabiliyorsa da aksiyonerliğim hayatın her alanını içerecek kadar geniş değildir -ister istemez-. Dolayısıyla umutsuzluğum, Seçim Kanunu'nun elverişsizliği gibi bir takım sebeplerle bir kez daha perçinlenmiş oldu. Ama serde bu dert var işte, ne yapalım? "Hasılı bölüm" umustuzluk, kuramsal zihin, ülkeyi dert edinmekten vazgeçemeyiş, çözümü aramakla yetinemeyiş, çözümü uygulanabilir tutma endişesi vs. aynı serde buluşunca kafada durdukları gibi durmuyorlar bir yol bulup zuhur etmek istiyorlar. Siyasetçi olsaydım muhtemelen en güçlü olduğum sözlü iletişim yoluyla millete ulaşacak fikirler, sorun tespitleri ve çözüm önerileri, bir iletişimci, Felsefeci ve bilgisayarcı olarak kalmak zorunda olduğumdan bir Web sitesi gönderisi halini almaya meylediyor. Denilebilirdi ki dijital kültürün sözlü kültüre açtığı alandan faydalan; bir sosyal medya videosu, ses kaydı filan yayınla. Ben de derdim ki maalesef yönetilemeyen bir derdimiz de o dur ki, o mecralarda uzun uzadıya yarenliğe mahal yok; hele kimsenin tanımadığı bir fikiradamını dinlemeye o kadar sabrı da yok; 1,5, 2x hızında bile bi kaç dakika tahammül edilebiliniyor (Yine de bir noktada dijital mitingler planlıyordum ama o noktaya kadar daha çok yolumuz, az zamanımız var). Biliyorum yazılı kültür toplumu değiliz. Ben de yazı dilinde pek parlak değilim. Özetle elde kalakaldı yarı geleneksel yarı Postmodern bir mecra olarak internet sitesi. E peki ne yapalım, yukarıda maruzatımı arz ettim, "başımız" dertte?

Hasılı kelam: Ben anlatacağım. Ama talepte bulunacak olan vatandaş dikkate alır ve siyasilerden bu uygulamaları talep eder; ama çalmaya alışkın akademiklerden, siyasilerden, dış güçlerden birileri bu fikirlerin üstüne atlar ve kendi alanlarında kullanırlar, onu bilemem artık. Yazmasam başımız dertte, yazsam başım dertte. Dertlerden dert beğendim bende. Türkiye'nin olamasam da Düşülke'nin Cumhurbaşkanı olarak yazıyorum. Umurunuzdaysa artık gerisi de sizin derdiniz, ben ne yapabilirim daha?

Ne Düşünüyorsunuz Bu Konuda:

Daha yeni Daha eski