Şarkiyatçılardan Simülatörlere Miras Olarak Yezidilik

Felsefe bölümünden alt sınıflarımdan birinin “abi Kürtlerin Zerdüştlüklerine dair iddialara ne dersin” sorusuyla başlayan Kürtlerin “geleneksel” dinlerine dair merakım, Amerika- İsrail ortak prodüksiyonu Kuzey Irak ve (henüz) “Kuzey Suriye” “kanton”ları hakkındaki “gündemimiz”ce daha sık gıdıklanmaya başlayınca ve artık meslek icabı oluşan yeni ilgim gereği doyurulması gerekliliği aciliyet kazanınca hasbelkader denk geldiğim bir tezi okumak kaçınılmaz oldu. Ancak daha bi 20 sayfa okuyamadan çağrışım çağrışım üstüne hücuma uğradım ve bir yazıyla bu hücumun bir resmini ortaya koyma ihtiyacını gidermek istedim. Durum şöyledir: Yezidilik, Yakıngüneyimizin (Ortadoğumuz olmadığı çok açık, değil mi?) hülasası gibi bir “kültür”dür. Bir kere etnik köken olarak Kürtler, Araplar, Farisiler ve Türklerle ilişkili görülen-olan-olabilecek bir gruplar. Kültürel olarak da Kürt, Arap, Fars ve Türk kültürleriyle sıkı ilişkililer. Dini olarak ise (konu burada biraz daha karışıyor) İslam, Hristiyanlık, (hatta bir miktar Yahudilikle dahi), Zerdüştlük dinleriyle ve Paganizmle ilişkili olmaları yetmezmiş gibi bu dinlerin çeşitli mezhepleriyle (Ehli Sünnet, Alevilik, Şia, Hariciler, Süryaniler) hatta bazılarının da alt bölümleriyle (Tasavvufçu Sünnilik, Haricilerin İbadiye kolu ve Şia’nın El Hakk kolu) ilişkili görülen-olan-olabilecek bir dini gruplardır. Coğrafi olarak, gündemimize daha çok Yakıngüneyimizdeki Sincar dağı ile giriyor olsalar da, Gürcistan ve Ermenistan’dan tutun İran-Yezd’e kadar geniş bir coğrafyayla birlikte anılıyorlar. Bazıları tanıdık gelecek birkaç önemli dini kavramlarının ve isimlerinin içinde (Y)ez(i)d(an), İblis, Melek Tavus, Şeyh Adi bin Müsafir'in olduğunu söyleyebiliriz.

Yezidiliğin bu çok ilginç ve karmaşık yapısı Şarkiyatçıların ilgisini çekmiş ve temel metinlerinden bazıları keşfedilir keşfedilmez Avrupa ve Amerika'ya taşınmış. “Şeyh Adi’nin Şam’da 1509’da çoğaltılan bazı risalelerine ilişkin elyazmaları küçük bir defter halinde Batı Berlin’de Devlet Kütüphanesinde korunmaktadır. İlahilerinden birinin bulunduğu bir başka elyazması Berlin’de; diğer ikisi Londra’da British Library’dedir. 1934’de antropolog Henry Field, Cebel Sincar’da Şeyh Adi tarafından yazılan başka ilahileri de ortaya çıkarmıştır. Bu metinlerin kopyaları ABD Kongre Kütüphanesi’ndedir.“*

Şimdi burada dikkatim biraz ilk mushaf hakkındaki okumama kayıyor. Bu konuda emek veren eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Tayyar Altıkulaç alanda önemli otoritelerden biri. Günümüze ulaşan en kadim Mushaflardan bazılarının neden Paris, Londra, St. Petersburg, Tübingen, Berlin ve diğer Avrupa şehirlerinde bulunduğu tartışan Dr. Altıkulaç “Çünkü oryantalistler (Doğu bilimciler, müsteşrikler) binlerce Mushaf yazmayı Avrupa’ya taşıyıp arşivler oluşturdular. İşte servetlerimiz, hazinelerimiz böyle kaçırılmış, böyle uçurulmuş. Kısacası, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Belçikalı, Hollandalı, İspanyol, Amerikalı, Fransız, İngiliz ve Alman misyoner ve oryantalistler önemli çalışmalara imza attılar, nadide kültür varlıklarımızı Avrupa’ya götürdüler. Bazıları bu belgelere salt ilmî anlayışla yaklaşmış olsalar da genelde yaptıkları çalışmalarla İslami değerler üzerinde şüphe uyandırdılar ve buna özel çaba sarf edenler de oldu.

Bu satırlardan benimle benzer kısımlara dikkat kesileceksiniz muhtemelen ama yine de sonra bir açıklama gelecek. Önce şu satırları da eklemeliyim:
Ramses'i yok edebilmek için onu gün ışığına çıkartıp, bir müzeye yerleştirmek yeterli olmuştur. Mumyaları kemirip yok eden şey o küçük kurtçuklar değil, simgesel düzeni yer değiştirmeye zorlayan, hiçbir konuda yetkin olmayan ve kendinden önce var olmuş kültürleri çürümeye ve ölüme mahkûm etmekten başka bir şey bilmeyen, onları önce öldürüp sonra bilimsel yöntemler aracılığıyla diriltmeye çalışan bize özgü bir tarih, bilim ve müze anlayışıdır. Tüm bu sırlara karşı yapılan bir saldırı, sırdan yoksun bir uygarlığın saldırısıdır. Bu, üstüne oturduğu temellerden nefret eden bir uygarlıktır. Nesnesini elinden kaçırırmış numarası yaparak o saf biçimini korumaya çalışan etnoloji gibi, müzelik olmaktan kurtarma girişimi de yapaylık halkasına bir halka daha eklemekten başka bir anlama sahip değildir.  

    Büyük paralar harcanarak Cloyters of New York'tan alınarak, çalındığı yere gönderilecek olan Saint-Michel de Cuxa manastırının avlusunu çevreleyen üstü kapalı, kolonlu geçit bunun en güzel kanıtıdır. Herkes de bu geri dönme olayını alkışlamıştır [Bu olay Champs-Elysees caddesindeki kaldırımları araçlardan kurtarma amacıyla yapılan, yeniden ele geçirme denemesine benzemektedir]. Bu sütun başlıkları Amerika'ya herhangi bir nedene dayanarak gönderilmediği için Cloyters of New York tüm kültürleri (değerin kapitalist anlamda merkezileştirme mantığına uygun bir şekilde) bir araya getiren yapay bir mozaiktir. Bu sütun başlıklarının geri gönderilmesiyse daha da yapay bir olaydır, başka bir deyişle simülakrın bir tur attıktan sonra “gerçeklikle” üst üste çakışmasıdır. New York'ta kimseyi kandırmayan sütun başlıkları, bu simülasyon ortamında kalsalardı daha iyi olurdu. Çünkü geri gönderme eylemi bir kurnazlıktan başka bir şey değildir. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yapmak ve yapıtlar eski yerlerine ulaştığındaysa sevinç çığlıkları atmak!

Baudrillard'ın kendi coğrafyasına göre ayan beyan ve cesur bir şekilde yazabildiği ama Yakıngüneyimiz söz konusu olunca biraz kenarda kalıverdiği, bizim kalamadığımız, bir meselede bu satırları da kapsayacak bir metin yazmak gerektiğinde New York Saint-Michel de Cuxa manastırının avlusunu çevreleyen üstü kapalı, kolonlu geçit bana göre biraz masum bir örnek olmaktadır. Ne de olsa Amerikalıların, “Özgürlük"lerinin "Anıtı"nı hediye eden Fransızlarla aralarında böyle alışverişler olmasını bekleriz. Daha koloniler zamanından başlayan bir takım alışverişleri hep olmuş. Hatta 13 Koloninin ABD'ye dönüşmesinde katkıları olmuş. Başka ülkelerle birlikte Batı İttifakını inşa etmişler. Fransızlarla ABD arasında bu nispeten doğal alış verişler dahi bir kurgunun deşifresini sağlıyor: ABD'ye götürülmüş tarihi eserlerin geri gönderilmesi dahi onun bir simülakr olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Peki Yakıngüneyimizle tarihi, kültürel, dini hiçbir doğal bağı olmayan ABD'nin Kürtlerle, Yezidilerle alıp veremediği nedir? Belki gerçeklikle alakalarının kalmaması anlamında ipin ucunu kaçırmış olmalarından dolayı kendilerine kadim bir gerçeklikte bir meşruiyet temeli, dini, kültürel bir temel hatta giderek metafizik bir temel arıyorlardır (örn. Old Guard). Her neyse, bir şekilde bu ABD denilen simulakr, geçmişin artık oldukça naif kalan şarkiyatçı kurgusu Orient'ini dahi parçalamakta, orada bir meşruiyet zeminine ulaşıp, kendisine bir temel inşa etmekte ve üstüne kendi kurgusunu oturmakta kararlı  görünüyor. İşte Kürtler'in Zerdüştlükleri de Yezidilerin ne'likleri de burada devreye giriyor. Öyle ya bölgeye bakın; Kürtlerle veya Yezidilerle komşu olmayan etnik, dini bir unsur var mı? Bunlardan herhangi birine en ufak bir müdahaleyle ta Ermenistan'dan (İsrail) Kuzey Afrika'ya, İran'ın göbeğinden İstanbul'a kadar siyasi, ekonomik, kültürel vs. dalgalar oluşturabiliyorsunuz. Çok kullanışlı değil mi?

Aslında oldukça tanıdık bir tarz bu. Selef oryantalistler bunu mesela Yunanistan ve Bulgaristan'da da uygulamışlardı. Slavların Bulgaristan'ı Kuzey Avrupa'nın Yunanistan'ı neyse ABD'nin Kürdistan'ı o işte. Özgürlükleri için savaşa girmeyi göze aldıkları Bulgaristan ve Yunanistan bugün şeklen dahi bağımsız devletler değiller; ikisi de AB'nin, kutlu mutlu çekirdeği Kuzey Avrupa'nın (asıl N(orth)A(thlantic)T(reaty)O(organization)‘nun) kalkan devletleri oldular. Görünen o ki Kürtleri de İsrail'in kalkanı yapacaklar.


Baudrillard’ın Ramses’ini hatırlayalım tekrar. Şu an Yezidilere de Kürtlere de olan budur işte. Görünüşte “bir kurtçuk kemirmiş işte” diyecekleri bir kurtçuğu her zaman bulurlar ama asıl kemirenler, Kürdün, Yezidi’nin iliğiyle kemiğiyle beslenenler kendileri olacaklar. İslam’a rağmen, onca petrole rağmen Araplara olanları hatırlayın; dünyanı diğer tüm kültürlerine olanları hatırlayın….

Bu projenin özünü, asli unsurunu, ana konusunu, yani dini, din üzerine akletmeyi, hadi diyelim ki Din Felsefesini öncelemedikten sonra uluslararası siyaset gibi, bataklıkla değil sineklerle mücadele eden alt perdeden meşgalelerden, ekonomiden, askeri teknolojilerden mucize umar hale geliriz. Dikkati biraz dine, kültüre yöneltmek gerek. Yoksa en az 50 yılda pişirilen Dinler arası Diyalog ağusunu boğazımıza döktükten sonra panzehir niyetine dinler arası çeşitlilik çalışmak zorunda kalışımız gibi son dakika çalışmalara bel bağlar hale geliriz. Son dakikada ise ancak çeviri metinler yetişir. Dolayısıyla yine Yakıngüneyimizi Batı'nın Ortadoğusundan çeviririz. Hem de bade harabül Basra…

* Zehra Işık, Yezidilik Teolojisi, (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 2008) s. 14

Ne Düşünüyorsunuz Bu Konuda:

Daha yeni Daha eski